Posts tagged: akp

Kas 21 2009

Türkiye’nin Dış Politika Atılımlarını Düşünürken…

Ermenistan’la tarihsel bir protokol imzalanıyor. İsrail’le kriz derinleşiyor, Suriye ile “stratejik ortaklık” gündeme geliyor. Batı’nın baskılarına karşı, İran’ın nükleer programı savunuluyor, “bölgede Türkiye, İran, Suriye ekseni mi oluşuyor” diye soranlar artıyor. Kuzey Irak Kürt yönetimiyle oluşturulan karşılıklı anlayış, PKK kamplarından Türkiye’ye geri dönüş… Türkiye’nin dış politika alanında Prof. Davutoğlu önderliğinde bir atılım yaptığı kesin.

Bu atılımın, Kafkaslar’dan, Ortadoğu’ya meyvelerini vermeye, ülkenin uluslararası konumunda önemli bir dönüşüm yaratmaya başladığı söylenebilir. Ancak bu atılım üzerine kesin bir yargıya varmak için acele etmemekte yarar olabilir.

Yeni doktrin…

Batı basınında Türkiye’nin dış politikası üzerine yazanlar, konuya öncelikle Davutoğlu’nun dış politika savlarını kısaca özetleyerek girmeye özen gösteriyorlar. Bu özetlerde “Stratejik Derinlik” başlıklı çalışmaya göndermeyle, üç nokta öne çıkıyor. Ancak, Davutoğlu’nun çalışmasındaki, en az bu üçü kadar, önemli bir dördüncü nokta daha var. Bu ise ısrarla “dışarıda” bırakılıyor. Bu üç noktadan birincisi şöyle: Türkiye geçmişte benimsemiş olduğu içine kapanık, bölge sorunlarına duyarsız çizgiyi terk ediyor, dışa dönük aktif bir politika benimsiyor. İkincisi, Türkiye’nin bölgesinde, Osmanlı İmparatorluğu mirasından, bir İslam ülkesi olmasından kaynaklanan kültürel etki araçları (derinliği-E.Y) var. Üçüncüsü, Türkiye komşularıyla “sıfır” sorun hedefi güden yeni bir düzen kurmayı amaçlıyor.

Ancak ilginç olan şu ki, Türkiye’nin yeni dış politikasını bu üç nokta üzerinden düşündüğümüzde bir sonuca, yorumlarda ısrarla “dışarıda” bırakılandördüncü noktayla birlikte düşündüğümüzdeyse bir başka sonuca ulaşabiliyoruz. Dördüncü nokta şu varsayıma ilişkin: Türkiye’nin bölgesinde güç yansıtabilmesi için bir küresel gücün desteğine, kaldıracına vb. gereksinimi vardır. İşte bu dördüncü noktayı göz önüne alınca, olupbitenlerin çoğunu (geri kalanı yeni sınıf şekillenmeleriyle, siyasal İslamın dinamikleriyle ilgili) ABD’nin bölge politikalarının merceğinden okumak gerektiği sonucuna ulaşabiliyoruz.

‘Eski’ ve ‘yeni’ pratik

Örneğin, “geçmişteki” içine kapanık dış politikanın, Soğuk Savaş döneminde, bölgedeki tüm dış politika seçeneklerinin iki büyük gücün dengesine bağlı olarak saptanmış, Türkiye’ye NATO dışında bir hareket alanı bırakılmamış olmasından kaynaklandığı söylenebilir. “Yeni” dışa dönük politika ise, Soğuk Savaş’tan sonra ayakta kalan tek hegemonyacı gücün bölgedeki hesaplarının değişmiş, Türkiye’den beklenenlerin çeşitlenmiş olmasıyla ilişkilendirilebilir. Bu yaklaşıma, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki, İsrail’in Lübnan ve Gazze’deki fiyaskolarının, bu iki ülkenin arasındaki ilişkiye, hatta manevra alanlarına, bölgesel ve küresel çapta getirdiği kısıtlamalar da eklenebilir. Bu saptamalar, ılımlı ve Batı’yla barışık, Arap ülkelerine örnek, demokratik İslam ülkesitanımıyla, Stephen Kinzer’ın Boston Globe’da vurguladığı “Türkiye ABD’nin gidemediği yerlere gidebilir, kuramayacağı ortaklıklar kurabilir, mutabakatlar oluşturabilir” (15/10/09) beklentisiyle zenginleştirilerek okunabilir. O zaman medyada egemen olanlardan başka senaryolar düşünülebilir.

Örneğin, Türkiye’nin “yeni” dış politikası, bir büyük gücün dış politikasının uzantısı olarak yorumlanabilir. Yeni İsrail politikası, Suriye yakınlaşması ise, İsrail’in yalnızlık, kuşatılmışlık algısını güçlendirerek, ABD’nin (Obama yönetiminin) Ortadoğu politikalarına direncini azaltmayı; Suriye’yi de İran’dan uzaklaştırmayı amaçlıyor olabilir. Bu yorumlar eğer gerçeği yansıtıyorsa, Türkiye ABD’nin bölge projelerine, olayların akışına daha fazla kapılması, şimdi sahip olduğuna inandığı manevra alanını, karar alma kapasitesini de giderek kaybetmesi beklenebilir.

İki gelişme bu “kötümser” olasılığı güçlendiriyor. Bunlardan birincisi Ermenistan’la yapılan anlaşma. Her iki ülkenin halkları açısından olumlu bir anlaşma, ama ABD, AB, Rusya’nın ve enerji jeopolitiğinin gölgesi altında gerçekleşmesi, zemininin çok kırılgan olduğunu gösteriyor. Bu anlaşma Azerbaycan’ın kendi doğal kaynaklarını koruma kapasitesini zayıflatacak. Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkilerinin bozulmasıysa enerji jeopolitiğinde, AB karşısında elini (Azerbaycan gazını Avrupa’ya ulaştırmanın, Nabucco dışında bir başka yolunu bulursa -RFR/RL, 19/10/09- iyice) zayıflatacak. İkincisi, Belücistan kaynaklı, ABD ve İngiltere bağlantılı olduğu söylenen Cundullah adlı radikal Sünni grubun İran devrim muhafızlarının 6 liderini öldüren bombalı saldırısı. Bu saldırı İran’a yönelik destabilizasyon girişimlerinin ivme kazandığını, Türkiye’nin bu ülke ile ilişkilerinde seçeneklerinin hızla daralacağını düşündürüyor.

Türkiye’nin yeni politikasıyla İslam dünyasında etkisini arttırma hesaplarına gelince, süreç, ekonominin kaynak gereksiniminin, AKP’nin kültürel duyarlılıklarının etkisiyle, beklenenin aksi bir yönde gelişerek, Arap ülkelerinin Türkiye siyaseti üzerindeki etkilerini arttırabilir.

Kas 21 2009

‘Benmerkezci Yanılsamalar’

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın “görüşmelere Türkiye aracılığıyla yeniden başlama” çağrısına verdiği cevap, AKP’nin “çok başarılı dış politika” imajının cilasını çizdi. Netanyahu “aracının tarafsız, adaletli biri olması koşuluyla” görüşmelere yeniden başlamaya hazırmış. “Türkiye Başbakanı’nın yaklaşımları objektif, adaletli bir aracı imajını güçlendirmiyor” demiş (Jerusalem Post, 15/11/09).

İlginç bir ironi
Obama’nın Asya gezisini izlerken düşündüm: “AKP’nin dış politikası, bugünkü dünyanın içinde ne anlama geliyor?” Aklıma, Prof. Davutoğlu’nun Journal of International Affaires’deki makalesinde (Aralık 1997/Ocak 1998) rastladığım “benmerkezli yanılsamalar” (egocentric illusions) kavramı geldi. Davutoğlu bu kavramı Fukuyama’nın, “Tarihin Sonu” savını Batı’nın değerlerinin hegemonyasını, Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” teorisini de Batı’nın üstünlüğü varsayımını meşrulaştırdığı için eleştirirken, Toynbee’den alarak kullanıyordu.

AKP döneminde, Prof. Davutoğlu’nun önderliğinde yeni bir dış politika şekillendi. Bu yeni dış politika sayesine, Türkiye, Suriye ile İsrail’i barıştıracak, bu sayede Filistin sorununun çözümünü belirleyecek, Ermenistan’la anlaşacak, İran’la Batı arasında sorunların aşılmasına yardımcı olacak, bu arada AB’ye girecek, enerji koridoru, uygarlıklar arası köprü olacak. AKP yönetimi Kürt sorununu çözecek, Kuzey Irak’a, Büyük Ortadoğu’ya istikrar getirecek, bu arada Müslüman dünyasının liderliğine yükselecekti. Zaman gazetesinin pazartesi günü aktardığına göre Türkiye, Kopenhag zirvesindeki tıkanıklığı açarak küresel ısınmaya bile çare bulabilirmiş.

Kısacası, “önce Türkiye, sonra bölge, sonra Müslüman dünyası ve nihayet dünya”… Neden olmasın? Osmanlı’nın mirasçıları değil miyiz? Stratejik derinliğimiz yok mu?

Şimdi, Suriye-İsrail arasında aracılık işlevini Fransa üstlenmeye hazırlanırken, Türkiye’nin AB üyeliği, büyük olasılıkla “Kürt açılımı”yla birlikte “yok bööle bişi” listesine yazılırken, dönüp bu yeni dış politika yönelimi için “benmerkezci yanılsamalar” deyimini kullansak haksızlık mı yapmış oluruz?
Ama teorisi de var…
Davutoğlu’nun, Fukuyama ve Huntington’un savlarını “benmerkezci yanılsamalar” olarak nitelerken, kendine çok büyük özellikler atfeden bir dış politika izlemesi bir ironi oluşturmuyor mu? Oluşturuyor, ama dahası var: Dayandığı karmaşık teorik zemine dikkatle bakınca, bu “ironinin” giderek bir “trajediye” açılma olasılığı çok yüksek.

Bu teorik zeminin katmanlarının en altında, Mackinder’in, dünyayı kontrol etmek için Avrupa, Büyük Ortadoğu ve Asya ile çevrelenen Avrasya’yı kontrol etmek gerekir, diyen “Heartland” teorisi var. İkinci katta Spykman’ın “Rimlands” (kıyı/çevre/sınır topraklar) teorisi var. Bu teori Mackinder’in teorisinden kalkıyor, ama “Kıyı/çevre toprakları (Avrupa Kıyıları, Büyük Ortadoğu ve Asya muson bölgesi) kontrol eden Avrasya’yı kontrol eder” sonucuna ulaşıyor. Spykman’ın hemen üstünde, Thomas Barnett’ın, “Pentagon’un yeni haritası” çalışmasındaki “Çekirdek” (küreselleşmiş ülkeler), “Çatlak” (Irak, Afganistan, İran gibi küreselleşmeyenler) ve bu ikisini birbirine bağlayan “menteşe ülkeler” modeli var. Barnett’a göre Pentagon “çatlağı”, “menteşe” ülkelerin yardımıyla kapatmayı amaçlıyor.

Davutoğlu, İran devriminin ardından, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Spykman’ın “Rimlands” olarak saptığı bölgede, Kuzey-Güney ekseniyle, Doğu-Batı ekseninin kesiştiği yerde (Büyük Ortadoğu), bir “iktidar boşluğu” oluştuğunu saptıyor. Davutoğlu’na göre Fukuyama ve Huntington’un İslam dünyasını bir sorunlu “öteki” olarak saptamalarının arkasında da “Batı’nın” bu “boşluğun” yerel olarak doldurulmasını engelleyecek müdahalelerini meşrulaştıracak teorik gerekçeler sunma amacı yatıyor.

Davutoğlu, bu boşluğu Araplar değil ancak bölgesel güçler doldurabilir, diyor; büyük güçlerin (ABD ve SSCB/Rusya) İran’ı engellemek için Saddam’ı desteklediklerini, Körfez Savaşı’nda da Irak’ı bastırmak için güç birliği yaptıklarını vurguluyor.

Davutoğlu’nun işte bu zeminde, kıyı ülke – menteşe ülke tanımlarını birleştiren, bölgedeki iktidar boşluğunu, ABD’nin eğilimlerini göz önüne alarak, doldurmayı amaçlayan bir dış politika ürettiği söylenebilir. Bölgeyi kontrol edenin (boşluğu dolduranın) küresel çapta önünün açılacağını düşününce: Bugün Ortadoğu, yarın dünya…

Yukarıda değindiğim ironinin trajediye dönüşme olasılığıysa iki eksenin kesişmesiyle ortaya çıkıyor. Birincisi, yukarıda değinilen teoriler hegemonya konumundakilerin, hegemonya paradigmalarının ürünü. Bu teorilerle hareket edenler bu paradigmalara hizmet ediyorlar. İkincisi, ABD-AB ekseninden gelen bakış, Türkiye’nin işlevini bu boşluğun doldurulması değil, doldurulmasının engellemesi olarak tanımlıyor; Türkiye’nin boşluğu dolduracak yönde güçlenmesini engelleyecek “sigortaları” da içeriyor… Kurtlar sofrasına gitmeden bir konuda emin olmak çok önemli: Masada mısınız yoksa menüde mi?

Kas 21 2009

Çoktan, gereğinden fazla uzamış bir tartışma üzerine son kez

“Bir boya dökme vakası” başlıklı yazımda “aklın istikrarsızlığından” öz ederken, Margulies’in özgün bir durum olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Birlikte savruldukları noktada, grup arkadaşlarında da bu durumun kimi “semptomlarını” gözlemlemek olanaklı.

Örneğin Doğan Tarkan, arkadaşı Roni Margulies’i savunmak amacıyla bana yönelik bir yazı yazmış. Bir insanın siyasi çizgisini paylaştığı bir dostunu savunması çok yerinde bir tutum. Ama keşke acele etmese, biraz daha özenle savunsaydı “aklın istikrarsızlıklarını” belki kontrol altına alabilirdi diye düşündüm okurken. Ama ne yazık ki alamamış.

Tarkan yazısına devrimci geçmişimizin fedakarlıklarını, çektiklerini vurgulayan bir giriş yapıktan sonra sıra bana gelince, birden bire, benim dip not merakıma ve şiir yazma pratiğime gönderme yapmaya başlıyor. Bu göndermenin nedenini anlamadım. Yine de davete uyup bir not düşeceğim: Dip not merakı, söylenen şeylerin kaynağını vermek, paylaşmak arzusundan kaynaklanır; bir akademik ahlak anlayışıyla, disipliniyle ilgili bir durumdur.

Ama o ki şiirden laf açıldı, ilgileneler için bir bilgi aktarayım bari: Margulies kendini siyasette, Troçkist olarak tanımlar. Ancak iş sanata geldiği zaman, 1994-95’de Adam Sanat dergisinde yaşanan bir tartışmada hayretle izlediğimiz gibi, Stalin’in Avant Gard’ı imha eden komiseri Jidanov’un savlarıyla, Atilla İlhan’a yaslanarak 1980’ler kuşağına saldırmaktan çekinmez… Tartışmanın ayrıntılarını öğrenmek isteyenler benim Yaşasın Modernist Refleks (Telos yayınları 1997) kitabıma bakabilirler. Şiir tartışmasını, “Bir serginin düşündürdükleri” başlıklı yazıyla birlikte okumalarını öneririm.

Konu Stalinizm’e gelince insan ister istemez anımsıyor. Stalin rejiminin en önemli özelliklerinden biri de, tarihi geriye doğru yeniden yazmak, birilerini silmek, birilerini de ajan, polis filan gibi düzmece mahkemelerle imha etmekti. Diğer bir deyişle, siyasette argüman yerine yalana başvurmakla ilgili bir damarı var Stalinist geleneğin.

Troçkist olduğunu “bildiğim” Tarkan’ın yazısında da bu geleneğin karanlık gölgelerine rastlayınca, yine “aklın istikrarsızlıklarını” düşünmeden edemedim; gerçekten de çok üzüldüm.

Örneğin, Margulies-Tarkan grubundan daha önce bana gönderilen V.A imzalı bir mesajda da benim siyasi geçmişim tarihten siliniyordu. Bunu yazanın cehaletine vererek, üzerinde durmamıştım. Ama şimdi bir kez daha düşüneceğim bu tutumun anlamını.

Tarkan da, Türksam adlı bir kuruluşa yazı yazdığımı, devlet görevlisi olduğumu ileri sürüyor, Kürt ve Ermeni düşmanı olduğumu ima ediyor. Bu arada 1980’lerin gizlilik döneminde kullanılan bir takma ismi de, sahibinden izin almadan açıklamakta hiç bir sakınca görmüyor.

Türksam için hiçbir yazı yazmadım. Diğer taraftan ben tek başına, bağımsız bir entelektüelim. İstediğim yere yazarım. Beni yazılarımın içeriği bağlar. Diğer taraftan, internet ortamında benim yazılar, irademin dışında, bana sorulmadan, hiç bilgi dahi verilmeden oraya buraya konuyor.

Devlet görevlisi olmama gelince, bu gerçekten çok hazin bir iddiadır. Margulies, şair, yazar ve giderek, özellikle AKP’ye ve siyasal İslam’a yakın medya çevrelerinde “Kamusal entelektüel” konumuna ulaşmış bir insan. Ben eleştirilerimde, onun destek vermekte olduğu çizgiye, üstlenmekte olduğu işleve yönelik teorik bir saptama yapmıştım. Bu bir yorumdur, teorik saptamadır. Katılanlar oldu katılmayanlar da. Ancak Tarkan gibi, “sen devlet görevlisisin” diyeni çıkmamıştı. Tarkan eğer bana bürokrat, kamu işçisi, memur filan demiyorsa, acaba ne demek istiyor? “Sen derin devletsin”, “5. Kolsun” filan mı demek istiyor? Burada da insanın aklına Vişinski mahkemeleri geliyor… Tarkan sinirli, gözü çabuk kararan bir arkadaştır (bunları bir eleştiri olarak söylemiyorum) ama, kantarın topuzunu bu kadar kaçıracağını hiç ummuyordum doğrusu…

Ermeni ve Kürt düşmanı olduğuma ilişkin imalara gelince… Kürt sorunu tartışılırken, Tarkan ve arkadaşları gibi kimi sosyalistlerin umutlarını düzen partilerine bağlayan tutumuna karşılık, ben hep bu sorunun sınıfsal yanını, toprak sorununu ve emperyalizm eksenini vurguladım. Belki bu noktada da “reddetmemiz gereken miras” bağlamında, parlamentarizme ilişkin tartışmaları, “kendi sağındaki güçlerden medet ummak” konusunda geçmişte yapılmış eleştirileri anımsamak yararlı olabilir.

Ermeni sorunu konusunda ise bir keresinde Hrant’ın alçakça katledilmesinden sonra, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganını atanlarını eleştirdim. Ermenilerin yaşadığı felaketi yaşamayanların, o acıları çekmeyenlerin, kendilerini onlarla ayni düzleme koymaya hakkı olmadığını vurguladım. Bir başka zamanda da Ermeni sorunuyla ilgili çok imzalı bir bildiriyi yayınlayanları da, “soykırım” kavramından kaçtıkları için eleştirdim. Bunların Ermeni düşmanlığı olduğunu, “Big Brother”ın “Düşünce Polisi” bile iddia etmeye cesaret etmezdi.

Cumhuriyeti savunmaya gelince, evet siyasal İslam’ın Osmanlı nostaljisine, liberalizmin, emperyalizmin Huntington okulunun saldırılarına karşı 1923 “olayını” savunuyorum. Gericilerle, rejimle, kapitalizmle, emperyalizme uzlaşmak için sıraya girenlere karşı, 1970’ler kuşağının devrimci refleksini savunduğum gibi. Bu iki “olayı” savunmam, bu iki olayın “hakikatine” sadakatle ilgilidir. Benim bu iki olaya yönelik eleştirilerimin olmadığı, birincisinin, demokrasi ayağı eksik (kim demiş burjuva devrimleri illa demokratik olur diye), ne kadar varsa o kadarıyla emekçi sınıfların direnişini bastırmış, bir Burjuva Devrimi olduğunun ayırtında olmadığım anlamına gelmiyor. Geçmiş değerlendirmelerimde de, 1965-70’ler kuşağının, sosyalist mücadelenin anti emperyalist, anti faşist yanını egemen kıldıkları, popülist (ama devrimci-popülist) bir çizgi izlediklerini, ama bunun illa sosyalizmle özdeş olmadığını vurguladım. Evet, anti-faşizm, anti-emperyalizm “kümeleri” sosyalizm kümesiyle kesişebilir, ama özdeş değildirler. Diğer bir deyişle sosyalizm “kümesi” bunları içerebilir, ama onlar sosyalizm “kümesini” içeremezler. Bugün, emperyalizme bağımlı, bölgesinde ABD tarafından sürdürülen emperyal operasyonları destekleyen bir hükümet ve ordu ile yönetilen bir kapitalist ülkede, kapitalizme karşı anti-emperyalist bir eksen üzerinden mücadele etmeyenlerin, bu hükümete destek vermekte ısrar edenlerin, ne kadar enternasyonalizm lafları etseler de kapitalizme karşı mücadele ettikleri söylenemez.

Bu nedenlerle, geçmişte Mahir Çayan’a yönelttiğim eleştiriler kadar, yine geçmişte geleneğimiz bağlamında Çayan’a sahip çıkan yazılarıma da, bugün sahip çıkmakta hiçbir mahsur görmüyorum. Özellikle, Mahir Çayan’ın “oligarşik devlet” biçimine ve “emperyalizmin iç olgu” olmasına ilişkin zamanından çok önce ve büyük bir önseziye yapılmış saptamalarına… Ama bunlara sahip çıkmak “öncü savaşı”, “evrim devrim iç içe”, savlarına da sahip çıktığım anlamına gelmiyor.

Diğer taraftan, galiba ben de Tarkan da boşuna nefes tüketiyoruz. Margulies’in, Taraf gazetesinde, Kürt açılımı konusunda kimi AKP milletvekillerine verdiği akıla bakar mısınız?

Margulies şöyle yazıyor: “Adamın partisinin hükümeti kelleyi koltuğa alıp bir barış girişimi başlatıyor. Başarırlarsa tahminen yüz yıl hükümet olacaklar. Bu adam da, salt barışı sağlayan partinin milletvekili olduğu için, tahminen öldüğü güne kadar milletvekili seçilecek.” (09/09/09). Şimdi bu “kelleyi koltuğa alma” fantezisini bir kenara bırakalım, bir burjuva hükümet “neden kelleyi koltuğa alır?” diye sormayalım. Hatta bu “fantezinin” örttüğü “çatlağı” da aramayalım. Gelin bu akıl vermenin mantıksal sonuçlarına bakalım. Margulies bir burjuva hükümete ve hükümet partisinin milletvekillerine yüzyıl iktidarda kalabilmenin yolunu anlatıyor. “Arkadaş sana ne?” diye de sormayalım. Ama şunu da görelim: AKP milletvekilleri onun sözünü tutarlarsa, yüzyıl iktidarda kalacaklar… Margulies AKP milletvekillerini yüzyıl iktidarda tutacak bir adımı destekliyor… Şimdi ben “akıl istikrarsızlığından” söz ederken haksız mıyım?

İroni bir yana, Margulies’in öğütlerinin gerçeklikle bir ilgisi yok. Bu sözler, kimin kendisini bunları söylerken görmesini istiyorsa, o göz için önemli, ama o da bizi ilgilendirmez!

Gerçekteyse, ne AKP, tüm milletvekilleri destek verse bile, Kürt sorununu çözebilir, ne de o milletvekilleri Margulies’i ciddiye alırlar. Ama AKP milletvekillerine verdiği öğütlerle Margulies’in sosyalistlere çok karanlık bir gelecek vaat ettiği de bir gerçek.

Bitirirken esas tartışma konusuna bir kez daha dönmek istiyorum. Margulies’in başına boya, onun Türkiye solunun geçmişine yönelik yaralayıcı sözlerine tepki olarak dökülmüştü. Tabii ki tatsız bir olay. Keşke böyle olmasaydı. Boya dökmek yerine, bir tartışma ortasında hesaplaşmayı seçselerdi ideal olurdu, ama birileri bu yolu seçmişler. Olur böyle şeyler… Ama biçimi tartışılır bir protesto eylemini, düşünce özgürlüğüne bir saldırı olarak satmaya çalışmak olmaz!

Şu da olmaz: Arkadaşınız bir geleneği karaladığı için protesto edilecek, ama siz, uyduğunda, “biz Anayasayı değiştirmek istediğimiz iddiası ile düşüncelerimizden dolayı idam ediliriz… Yani eylemimizden dolayı cezalandırıldığımızda da aslında düşüncemizden dolayı verilir bu ceza” sözleriyle arkadaşınızın karaladığı kişilere gönderme yaparak, onların çok kısa, birkaç yıllık (kimileri 15-20 yıl çabalar, ülke siyasetine bir çizik bile atamaz) ama son derecede parlak, etkin ( o kadar etkin ki, 35-40 sene sonra hala Taraf gazetesinde yuvalanmış yazarların boy hedefi olmaya devam ediyorlar) yaşamlarının yarattığı deneyimin içine, işinize geldiğinde geri döneceksiniz.

Nihayet bu da olmaz: Bir taraftan devletin (evet devletin) sınıf çıkarlarıyla, emperyalist hesaplarla kirlenmiş politikasına destek çıkacaksınız, diğer taraftan, bu politikaya inanmayan, herkesi Ergenekon’la aynı kaba koymak üzere, darbeci, devlet memuru ilan edecek, adeta “düşünce polisliği” yapacaksınız, sonra da ifade özgürlüğünü savunmaktan söz edeceksiniz.

İngilizce Öğretmeni Eğitimci Haber